
ROMEİKA REZİLLİĞİ
3 kişi düşünün. Para birleştirip bir radyo almaya gidiyorlar. Radyo 30 lira. Hepsi 10'ar lira koyup radyoyu alıp gidiyor. Fakat sonra tezgâhtar radyonun indirime girdiğini ve 25 liraya düştüğünü hatırlıyor ve çırağına 5 lira verip, gidip para üstünü iade etmesini istiyor. Çırak 5 lirayı 3 kişiye bölüştüremeyeceğini düşünüp 2 lirayı cebine atıyor ve 3 lirayı 3 kişi arasında bölüştürüyor. Böylece radyoyu 9'ar liraya almış oluyorlar.
Şimdi: 9 x 3 = 27
Çırak da cebine 2 lira attı 27 + 2 = 29
Peki geri kalan 1 liraya ne oldu.?
Ne mi oldu? Ben söyleyeyim; Romeika oldu.
Yukarıdaki gibi; yok iken var olduğu düşündürülen, sonra kabul ettirilen, daha sonra da kabul ettirilene bir şablon arama gayretlerinin neticesinde üretilen bir kelime, Romeika… Mazisi; tıpkı gizli öznesinde barındırdığı Pontus Rum Devleti masalı gibi, fiiliyatta hiç kurulmayan, ama teoride neredeyse üzerine efsaneler üretilecek konuma getirilen hayali bir devletin dili: Romeika…
Son zamanlarda, bilhassa helenistik ve mitolojik süslemelerle halkın bilinçaltına işlenen bir Yunan kültürü saygınlığı oluştu. Sadece Anadolu’ya atfedilen mitolojik hikayelerin sinema versiyonlarının yaptığı bilinç tahribatı ve bunu besleyen sanatsal(!) faaliyetlerin, geri dönülmesi çok zor kabullenmeler meydana getirdiği muhakkaktır. “Romeika” da bu sinsi süslemelerden bir tanesidir.
Yazıklar olsun. Batının arşivlerini Ctrl+C – Ctrl+V yapmayı tarihçilik sayan, ve yine uydurma Helenistik masallar üzerine papyonlu tezler üretmeyi erdem sayan zavallılara yazıklar olsun. Batı, tarihimizi yeniden yazıyor. Ve bizler de onların gramerinden yazılanları okuyoruz. Ortada, olmayan bir devletin hikayesi bohçalanıp bize ısmarlanıyor ve biz de Romika adıyla, Kültür Bakanlığı eliyle, içimizdeki vahid-i kıyas yapmak istemediğim bazı saf maşaların gayretleriyle bir belgesel hazırlıyoruz. “Tarihçilerimiz nerede” demiyorum, çünkü ülkenin en büyük tarihçilerinden, hatta tarih hususunda en tepe noktalarda başkanlık yapmış birisi bile çıkıp “bu ülkedeki hiçbir Türk, farklı bir milletten din değiştirip içimize girmiş unsurlardan değildir” diyebiliyor. Yani bir anlamda garibim Osmanlı, 600 yıl boyunca kimsenin gönlüne girememiş. Dolayısıyla tarihçilerden medet ummak gibi bir yanlış içine girmeyeceğim. Sorun daha büyük.
Romeika belgeselini ne kadarınız izlediniz bilmiyorum ama izleyince içinizde çiçekler açacak, gaipten kuzu ve kuş sesleri duyacak, kendinizi bulutlar üzerinde hissedeceksiniz. Hatta şunu da söyleyebilirim: Rum olmak isteyeceksiniz. Acaba Rum muyum diye kendinize soracak ve biraz daha mayışırsanız emin olun ilk fırsatta bir Yunan görür görmez koluna girip “canım kardaşım” diyeceksiniz. Çizgiler, renkler, ışık ve belgeselin akışı o kadar profesyonelce hazırlanmış ki, etkilenmemek mümkün değil. Psikolojinin bütün öğeleri marifetle dizayn edilmiş. Evet, bu belgesel Kültür Bakanlığı imzasını taşıyor. İnsanın infilak edesi geliyor. Bu kadar ferasetsizlik olmaz.
Yapılmaya çalışılan şeyin ucunun nerelere gidebileceği hiç mi düşünülemedi? Bundan 50 sene önce Kürt meselesi neredeydi. Davalarını Batı’nın parlamentolarından bir bir geçiren Ermeniler’in nüfusu Yunanistan kadar bile yokken, Yunanlılar’ın bu konuda fırsatı değerlendirmeyeceği mi zannediliyor? Yunanistan’da daha düne kadar horladıkları Pontuslular’ı bugün kendi diasporaları için kullanan Yunan güdümündeki hareketlerin perde arkası hiç mi fark edilmiyor? Yunanistan’dan buralara; uzaklara dalıp “ey gidi manam” diye inleyip gözyaşı döken ve çoktan toprağa karışmış nenelerinin hissettiklerini hissetme imkânı olmayan yeni nesillerin ne amaçla gelebileceklerini, geldiklerinde neleri gözlerine kestirebileceklerini, nelere yönlendirilebileceklerini tahmin etmek çok mu zor* Keşke her şey halkların kardeşliği masalı kadar masum olabilse.
Millet olarak savaşı, hala daha er meydanında zannediyor oluşumuzdan dolayıdır ki, garabet bir nesil çıktı ortaya. İçimizi yakıp yıkıyorlar. Bizi biz yapan her şeyi… İleride; geçmişinden bihaber bu nesil, bu hızla giderse geleceğimize ot tıkayacak unsurlarla kol kola verip bu diasporaların hedeflediği dönüşümü masrafsız hale getireceğe benziyor.
Ne acıdır ki, son zamanlarda Karadeniz’in kimliği ile alakalı öğelerin Yunan vatandaşları tarafından temsil edilmesi ya da seslendirilmesi, bunu duyan hemşerilerimizin de bu sese eşlik etme saflığını göstermesi ile gelişen bir kardeşlik(!) ortamının oluşması, birilerinin ekmeğine ciddi manada yağ sürmektedir. Unutulmamalıdır ki, bir zamanlar bu topraklarda farklı halklarla beraber yaşarken de benzer fitneler koparılmış, aynı sesle coşan insanlara daha sonraları farklı sesler dinletilmiştir.
Meselenin ferde bakan tarafı masumane gözükebilir ama perde arkasındaki beklentiler maalesef diasporaları beslemektedir.
Onlar çalıyor, bizler ise sadece oynuyoruz. Bugün Avrupa’da, 300’ün üzerine Pontus derneği faaliyet gösteriyor ve yaşadıkları coğrafya ile kan uyuşmazlığı göstermesine rağmen, gerek folkloru(!) gerekse enstrümanlarıyla(!) bin küsur kilometre öteden Karadeniz’i temsil etme küstahlığını gösterebilmektedirler. (Eurovision’daki yapılacak olan temsilleri ise bizim adımıza büyük bir ayıptır.) Bir zamanlar mübadil olarak gittikleri topraklardaki hor görülmüşlüklerini ve şimdilerde diaspora hesabına kullanılmışlıklarını hesaba katmadan diasporaya alet olan ve iki gıygıyla ara ara bizim uşakları da yanlarına katanların karşısında konunun muhataplarının sessizliği ve sözsüzlüğü gerçekten acı bir durumdur.
Özellikle bu hususta halk arasındaki yapılan en büyük yanılgı üzerinde bir kaç cümle sarf etmekte yarar var. Karadeniz’de; bilinen 4000 yıllık bir tarihin Rum kimliğine ipotek edilmesi gibi yanlış bir refleks hâkim. Günlük hayatta konuşulan eski bazı kelimelerin, köy adlarının (sonuna "us" ya da "os" alması kelimenin Rum kaynaklı olduğunu göstermez) ya da geçmişe ait bilinen ya da bilinmeyen bütün hususların tümden bohçalanıp Rum kimliğine havale edilmesi gibi bir yanılgı ile karşı karşıyayız. Gençlerin çoğu 1900 öncesinden habersiz. Hem Karadenizli olmanın verdiği asil bir duruş var, hem de kendi tarihine ve de dolayısıyla kendi öz kimliğine karşı bir temkinli duruş var. Sormak lazım; 100 sene önce hadi Rumlar vardı diyelim, peki sen neredeydin?
Sadece Yunanlı Xenephon’un kendi seyahati içinde Trabzon'da tanık olduğu halk adedi yirmiyi aşmaktadır. Ve Xenephon'un, bu halklarla diyalog kuracağı zaman tercüman kullanmak zorunda kaldığı kayıtlarda geçmektedir. Bu; 2400 yıl önceki sayı idi. Öncesinde ve sonrasındaki adet, diğer kaynaklarda olan ve olmayanlarla beraber 100’ü geçmektedir. Plinius’un, Timosthenes’i referans olarak göstererek aktardığı bir rivayete göre; Kolkha ülkesindeki sahil kenti Dioskuria [Sokhumi], o zamanlarda, farklı diller konuşan 300 ayrı kabilenin uğrak yeriydi ve buradaki tüccarlar, ticari faaliyetlerini yürütebilmek için kadrolarında, 130 kişilik bir çevirmen kadrosu bulundururlardı [Rackham, H. (1942)].
Aynı zamanda Doğu Karadeniz bölgesi, Kafkas göç yolu üzerindeki, kamufle özelliği sebebiyle en güvenli hat idi. Doğu Karadeniz tarih boyunca Kafkaslardan batıya yaşanan göçler sebebiyle serpintili bir şekilde yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla bu bölgede tarih boyunca iz bırakmış 3-5 çeşit halktan bahsetmek imkânsızdır. Ama maalesef bu karmaşık tarih birileri tarafından bütün karmaşasına rağmen realize(!) edilip, Rum kimliğine ipotek edilmektedir. Bizimkiler de seyretmektedir.
Öncelikle geride bıraktığımız yüzyılların geçerli akçesinin güç olduğunu bilmekte yarar var. Yani günümüzde sözde ilmi prensiplerle tahlil edildiği gibi her şey küsuratsız ve kuralına göre gelişmiyordu. Küçük veya zayıf olanın zamanla ya yok olduğu ya da yok edildiği bir ortamda tek seçenek büyük olana tâbi olmaktı. Buna, semavi dinlerin güçlü bağlayıcılığı ve otoritesi de eklenince, ortak değerlerin bir merkez etrafında yoğunlaşmasıyla beraber sadeleşme süreci başlamış oluyordu.
Bu bağlamda, çoğu tarihçinin bildiği bir husus var ki o da; Rum Ortodoksluğu’nda; papazların "incilin dili dışında konuşulan her kelime küfürdür" fetvasıyla dikte edilen “Rumca haricinde konuşulan her kelime sana günah olarak yazılır” telkini meselesi... Ki bu telkin hala daha İslami versiyonu ile günümüzde kullanılmaktadır. Hal böyle olunca ve de din, devletin omurgası vazifesini görürken, Hıristiyanlığı kabul eden halkların (Buna Türkler de Lazlar da dahil) bu telkin karşısında aksi tavır göstermesi düşünülemezdi. Mevcut konjektürde hangi millet olursa olsun Hıristiyanlıkla beraber Rumluğu da kabul etmesi kaçınılmaz hale geliyordu. Yakın zaman Osmanlı dönemine ait tapu tahrir kayıtlarında de mübadele öncesi Of ve Sürmene’de yüzlerce Hıristiyan Laz ailelerden bahsedilmektedir. Ve ne yazıktır ki mübadele ile yurtlarını değiştiren Karadenizlilerin tamamına yakınının Helen kimliği ile uzaktan yakından alakası yoktu. Sadece Ortodoks Hıristiyan idiler.
Yine başa dönüyorum: Bu Pontus Rum Devleti denen saçmalığa ilmi izah getirmek, siyahı beyaz diye formulize etmek gibi anlamsız. İddia edilen bu devletin, zannedildiği gibi bundan yüzyıllar önce değil, geride bıraktığımız son yüzyıl içerisinde sadece teorik olarak kurulduğunu bilmekte fayda var. Romeika ifadesi de bunun bir parçasıdır. Elbetteki bölgede birileri temsilci pozisyonunda kimlik kazanmış. Fakat mesele bahsedildiği ölçüde şaşaalı bir konjüktür arz etmemiştir. İddialar tamamen diaspora gereği önümüze konulan ve de bize tekrar ettirilen hikayelerden ibaret. Maalesef tarihimiz sahipsiz kalınca ve bir kısmı itibariyle de yağmalanınca, birileri kendine göre kesip biçip, üzerimize kendilerince bir milli elbise giydirmeye çatıştı ve bunu da kısmen başardı. Birileri "Pontus Rum Devleti" dedi. Biz de "demek öyle!" dedik. Yuttuk. Onlar ısrarla neyimiz var neyimiz yok Helen havuzunda istiflerken, bizimkiler de kompleks yapıp cevap verme adına, her şeyi illa da Türkleştirmek gibi bir acziyet içerisine girdiler. Bir yandan Yunanlılar, daha yeni yeni Anadolu ve bilhassa Karadeniz için sıfırdan bir terminoloji üretip mevcut yer adlarımızı bile kendi lügatlerine göre dizayn ederken, diğer yandan da bizimkiler, araştırma lütfunda bulunmak yerine, örneğin; Trabzon kelimesini bile "Tura bozan" diye iddia edecek kadar komik duruma düştüler. Hatta bunu devlet televizyonunda belgesellere de konu ettiler. Tıpkı kart-kurt hikâyesi gibi...
Buradan haykırıyorum. Anadolu için net bir demografik yapıdan bahsetmek imkânsızdır. Olsa olsa mevcut yapı, karmagrafi adıyla izah edilebilir. Sorarım şimdi; 1000’li yıllarda yeryüzünün en kalabalık 3-4 coğrafyasından birisi olan Anadolu Türklerin eline geçtikten sonra mevcut yerli halklara ne oldu? İçimizdeki at gözlüklüler; ya bunların bir şekilde bizdenleştirildiğini kabul edecekler, ya da onlara kıyıp yok ettiğimiz gibi bir saçmalığı kabullenecekler. Sorun zaten, büyük oranda bu cahillerin kişnemelerinden kaynaklanmaktadır.
Anadolu hiçbir zaman boş değil idi. Ve de bilindiğinin aksine, Türkler Anadolu’ya Malazgirt’ten değil, Karadeniz’den girmiştir. İran’ın berisinde Oğuz beklerken, kuzeyden Kımmerler, Sakalar, Kumanlar, Akhunlar, Sabirler, Hazarlar, Karluklar, Çepniler, Peçenekler ve Bulgar Türk boyları çoktan Anadolu’ya girmişlerdi. Anadolu’ya girdiklerinde, bu zeki millet kendilerine o an için ulaşmış olan en makul dini, yani Hıristiyanlığı benimsemiş hatta bu konuda bazı yerlerde önder durumuna gelmişlerdir. Tıpkı Solaklı Boğazı gibi. (Hz. Ömer döneminde Doğu Roma İmparatorluğu’ndan istenilen dini elçiler, o günün en iyi Hıristiyan din adamlarının yetiştiği Of Boğazı’ndan seçilmiştir.)
Bugün eğer Trabzon’da hala daha Rumca konuşan yerler varsa; bu, onların milli değil örfi kimliklerinden kaynaklanmaktadır. Aslı itibari ile Göktürk, Arap, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü ve değişik Türk boylarından olduklarını bilen aileler dahi Rumca bilmekte ya da konuşmakta, fakat bunu bir milli takıntı meselesi yapmamaktadır. Aynı zamanda Rumcanın yoğun olarak konuşulduğu Solaklı boğazına İslam dini, Osmanlı eliyle değil, Rumca diliyle girmiştir.
Geride bıraktığımız son 200 yılı saymazsak, daha önceki yüzyıllarda insanların etnik takıntıları yoktu. Irk kavramı son 200 yılın fitnesidir. Tarihi süreçte milletlerin birbiriyle kaynaşması çok doğal, kabul edilebilir bir durumdu. Aradaki tek fark; istila eden-istila edilen mantığının hakkaniyeti ihlal etmesi meselesi idi. Bu durumun ise mevcut yapı içinde absorbe olması için 1 asır yeterli idi. Ne bahsedilen "A" milleti tamamen A" idi, ne de "B" milleti tamamen "B" milleti idi. Bu yönü ile tarihi bir incelersek, Yunanlılar'ın dahi aslında Yunan olmadığını (ki bu durum çoğu millet için geçerlidir) mevcut konumu itibariyle çok talihsiz bir koordinatta bulunduklarını, tarih boyunca yağmalandıklarını, dağıtıldıklarını, dönüştürüldüklerini göreceğiz. Ama ne hikmetse Karadeniz ile alakalı iki kere iki dört mesabesinde tezlerle karşımıza çıkmaktadırlar.
Bir milleti millet yapan iki önemli husus vardır. Birisi dil, diğeri ise dindir. Din eğer kabul görürse ve sonra da o dil, imanın şartları arasına entegre edilebilirse 257 değil 57 yıl içinde koca bir ulus kurmak çok kolaydır. Diğer bir sebep ise; maalesef dünya tarihi (kendi Türk tarihimiz de dâhil) Doğu değil, Batı eliyle yazıldı. Teorik olarak kazananlar da hep onlar oldu. Onların devlet dediği akşamın sabahına biz de devlet dedik. Bırakın tarihçileri, sadece dil bilimciler Karadeniz'in lehçeleri ve konuşma özellikleri üzerine azıcık analiz yapsalar, Batı'nın uydurma tezlerini altüst edecek sonuçlara varabilirler. Örneğin; Yunanca'da Ö, Ü, C, Ç, I, H. J, Ş sesleri bulunmaz. Peki, Helen kökenli olduğu hususunda ısrar edilen Karadeniz'de, özellikle yukarıdaki harflerden C,Ç,H harflerinin birçok türde sesteşinin kullanılması meselesine ne demeli. Ve özellikle Rumca kelimelerin yoğun olarak kullanıldığı muhitlerde bu harflerin haddinden fazla kullanılmasına ne demeli?
Bugün hala daha bir yerlerde Rumca konuşuluyorsa bu, İslam dininin hoşgörüsünden kaynaklanmaktadır. Diğer bir ifade ile İslam dininin şartları arasında dil unsurunun olmayışından kaynaklanmaktadır. Bu yüzdendir ki, Rumcalaşırkenki hızlı dönüşüm Türkçeleşme’de yaşanmamıştır.
Bu durumu kimsenin istismar etmeye hakkı yoktur. Bizim namemize yabancı unsurların; bize ait dizelerden beste dizip kulaklarımıza üflemesi, bizi ne onlara yakınlaştırmalı, ne de onlara benzediği için bizi bizden uzaklaştırmalıdır.
Öncelikle onlara benzeyen bizler değiliz. Onlar bize benziyor.
| USD | 1,5160 ![]() |
EURO | 1,9270 ![]() |
| ALTIN | 61,3713 ![]() |
İMKB | 60608,08 ![]() |
